mustafademirci1 @ hotmail.com

Kendimi mi öldürsem yoksa bir fincan kahve mi icsem.

Camus, muhtemelen gunesli bir öğle vakti yatağından kalkıp dışarıyı seyrederken düşündü tüm bunları. Dışardan biri bu sözlerini duysa yadirgardi onu ancak o hayatın zevk veren yanlarına karsin bir o kadar da saçma ve anlamsız taraflarini sorgular.

Her ne kadar Camus kadar kafa yormuyor olsak da ölüm; cinsellik ve saldırganlık kadar hayatımızın içerisinde ve özünde. Genelde yaşamak fikri ağır basiyorsa olsa da bir fincan dahası ne kadar mutlu eder orası muamma.

Camus'un dusuncelerini gelistirip daha sistemli hale getiren varoluscular bu durumu insanin, diğer canlilar gibi belli bir öz'de dünyaya gelmemesiyle aciklar. İnsan Tanrı tarafından yeryüzüne atilmistir ve kendi anlamını yaratmak zorundadir.
Camus, işte tam bu noktada "yaşanmaya değer bir hayat var mı" sorusunu sorar. Eger istemediğimiz bir hayatsa elimizdeki çıkıp gidebilme özgürlüğümüz olmalı der o vakit. Yani ölüm de bir fincan kahve içmek kadar olağan bir durum olur insan için.

Ben nereden geldim şimdi bu konuya, ne kahve icesim var ne de ölesim...

Gün yok ki madde bağımlılığından bir insanimizi kaybetmeyelim. Özellikle akşamları büyük sehirlerin ara sokaklari zombiye dönmüş gençlerimizle dolu. Sorun nerede, suçlu kim seklinde sorgularken çıkmazlara açılıyor yollar. Çoğu psikolojik görüşte madde bağımlılığı intiharin bir türüdür. Madde alinarak ölümün zevk veren yolu seçilmistir.

Hemen her yerde bagimlilik konusunda insanlar bilinclendirilirken neden bu eğilim diye düşünürken aklıma geliyor birden Camus.
.
Yaşanmaya değer bir hayat var mı sorusuna anlamlı bir cevap bulamayan insanlar bir fincan kahveyle ölüm arasında bağımlılığa yöneliyor olmali. Ne de olsa insan bu, ölümün bile zevk veren yolunu ister.